Kendini Bilmek-Michel Foucault-Huck Gutman-Patrick H.Hutton-Gül Çağalı Güven-1998-177s

6030
0
2017/8/20
Number of votes 1
Voting results 7

Kendini Bilmek-Michel Foucault-Huck Gutman-Patrick H.Hutton-Gül Çağalı Güven-1998-177s

foucault.jpg

     Geçmişi kavramamızın bize öğrettiği şey şudur: Yalnızca benimsememiz gereken süreklilikler yoktur, seçmekte özgür olduğumuz seçenekler de vardır. Kim olduğumuzun, tıpkı geçmişte neye saygı duyduğumuzla olduğu gibi, bugün neyi onayladığımızla çok ilgisi vardır.

Patrick H. Hutton

Nasıl ki gramer kuralları faille fiili ya da özneyle eylemi karşılıklı bir tabiyet ilişkisi içinde “kuruyorsa”, birey de toplum dediğimiz ilişkiler ağı içinde oluşturulan yasalara, kurallara, düzenlemelere, sınıflamalara tabi tutuluyor ve bu yasaların, kuralların, düzenlemelerin, sınıflamaların öznesi oluyor.

“Benlik” dediğimiz şey de, bu süreçler içinde ve bu süreçlerin kendilerine özgü araçomları, “teknoloji”leri vasıtasıyla kuruluyor, oluşuyor, şekilleniyor. Ve elbette ki, gerek oluşan benlik gerekse benliği oluşturan süreçler ve araçlar kendi tarihsel dönemlerinin damgasını taşıyor.

Dolayısıyla, bugün veri kabul ettiğimiz, evrensel olduğunu düşündüğümüz, ezeli ve ebedi gerçekler gibi telakki ettiğimiz gerçekler, belli tarihsel dönüşümler sonucunda ortaya çıkmış gerçekler.

Bugün “haddini bilmek” anlamını taşıyan “kendini bilmek”in, Eski Yunan’da bambaşka bir anlamı vardı: “Haddini bilme”nin aksine, sınırlılığı ifade ediyordu. Kişi, ölümlü olmasının, fani olmasının ve de “tabiat ana”nın kurallarına tabi olmasının haricinde, “haddi hududu” olmayan bir varlıktı, sayısız potansiyele sahipti. Kişinin “fani”nin yaşamını “güzel, iyi, doğru” kılınması, bu sınırsız potansiyeli keşfetmesine ve onu işlemesine bağlıydı.

Eski Yunan’da Delfi tapınağının üzerindeki “kendini bil” ibaresinin imlediği bilgi, bu keşfin ve zanaatin bilgisiydi. “Kendini bilmek”, bir tefekkürden ziyade, bir eylem ve bir “teknik”ti. İnsanın kendisini bilmesi, tanıması hayat boyu süren “sonsuz” bir yolculuktu, varılacak bir yer –benliğin “özü”—yoktu, önemli olan yolculuğun kendisiydi.(Sunuş,sayfaVII-VIII)

Ursula K. Le Guin ‘in dediği gibi, gerçek yolculuk geçmişe dönmekse, Michel Foucault’nun 1892 sonbaharında Vermont Üniversitesi’nde verdiği semineri merkez alarak hazırladığımız bu derleme, iyi bir başlangıç noktası olabilir.(Sunuş,sayfaIX)

Benim rolüm –aslında, bu bile fazla vurgulu bir sözcük—insanlara, kendi hissettiklerinden daha özgür olduklarını, insanların bir hakikat, bir kanıt olarak kabul ettiği tarihin belirli bir anında oluşturulmuş olan bazı temaların ve sözde kanıtların eleştirilebileceğini, göstermek. İnsanların kafalarındaki bir şeyi –yani, bir entelektüelin rolünü—değiştirmek.

Tüm tahlillerim, “insan varoluşunun evrensel zorunlulukları” olduğu fikrine karşıdır. Bunlar kurumların keyfiliğini gösterdiği gibi, hala hangi özgürlük alanlarını kullanabildiğimizi ve hala hangi değişimlerin mümkün olduğunu da gösterir.(Michel Foucault-Rux Martin söyleşisi,sayfa3-4)

Yirmi beş yılı aşkın süredir hedefim, insanların kendilerine ilişkin bilgilerini geliştirdikleri farklı yöntemlerin –ekonomi, biyoloji, psikiyatri, tıp ve ceza bilimi—bir tarihini resmetmek oldu.

Buradaki temel nokta, söz konusu bilgiyi görünürdeki haliyle kabul etmeyip, bu sözde bilimleri, insanların kendilerini anlamakta kullandıkları spesifik tekniklere bağlı son derece spesifik “gerçek oyunlar” olarak tahlil etmektir.

Bir bağlam olarak, bu “teknolojiler”in her birinin pratik aklın içinde şekillendiği dört ana tipi bulunduğunu kavramamız gerekiyor:

Nesneleri üretmemize, dönüştürmemize veya kullanmamıza imkan veren üretim teknolojileri.
İşaretleri değerleri, simgeleri ya da anlamı kullanmamıza imkan veren işaret teknolojileri.
Bireylerin hareket tarzını belirleyen ve onları belirli sonlara ya da egemenliğe boyun eğdiren, özneyi nesneleştiren iktidar teknolojileri.
Bireylerin kendi bedenleri ve ruhları, düşünceleri hareket tarzları ve varoluş biçimleri. üzerinde, kendi imkanları ya da başkalarının yardımıyla bir dizi operasyon yapmalarını ve böylece belirli bir mutluluk, arınmışlık, bilgelik, kusursuzluk ya da ölümsüzlük haline ulaşmak üzere kendilerini dönüştürmelerini sağlayan benlik teknolojileri.
Bu dört tip teknoloji, nadiren ayrı ayrı işlev görürlerse de, her biri bir egemenlik tipiyle bütünleşmiştir. Her biri, yalnız belirli beceriler edinme gibi apaçık anlamda değil, ama aynı zamanda belirli tutumlar edinme anlamında da, bireylerin bir eğitilme ve değiştirilme tarzını ima eder. Ben bu teknolojilerin hem spesifik doğasını hem de değişmez etkileşimlerini göstermek istedim.

İlk iki teknoloji, genellikle bilim ve linguistik araştırmalarında kullanılır. Benim en çok ilgimi çekenler ise diğer teknolojiler, yani benlik ve tahakküm teknolojileri. Gerek tahakküm, gerekse benlik açısından bilginin organize edilmesinin tarihini oluşturmaya çalışıyorum.

Söz gelimi, delilik üzerine yaptığım araştırma, resmi bilimlerin ölçütlerine dayanmıyordu. Amacım, bu tuhaf söylem vasıtasıyla akıl hastaneleri içinde ve dışında bireylerin ne şekilde sevk ve idare edilebileceğini göstermekti. Tahakküm teknolojileri ile benlik teknolojileri arasındaki bu irtibatı, yönetsellik olarak adlandırıyorum.(sayfa26-27)

“Alkibiades I” de, ruh, kendisiyle bir ayna ilişkisi içindedir; bu ilişki hafıza kavramıyla bağıntılıdır ve diyalog ruhtaki gerçeği keşfetme yöntemi olarak kabul görür. Ama Platon döneminden Helenistik çağa değin, benliğe yönelik özen ile benlik bilinci değişmiştir. Burada iki perspektife işaret edebiliriz.

İmparatorluk dönemindeki Stoacı felsefi hareketler içinde, gerçek ve hafızanın farklı bir algılaması, benliği incelemenin başka bir yöntemi vardır. İlk olarak, diyaloğun ortadan kaybolduğunu ve yeni bir pedagojik ilişkinin—usta/öğretmenin anlattığı ve sorular sormadığı, öğrencinin de yanıt vermeyip sessizce dinlediği yeni bir pedagojik oyunun—gitgide önemini arttırdığını görüyoruz.

Bu suskunluk kültürü gittikçe daha çok önem kazanmaktadır. Pythagorasçı kültürde, pedagojik kural uyarınca öğrencinin beş yıl boyunca sessizliğin koruması gerekiyordu. Ders sırasında soru sormuyor ve konuşmuyorlar, dinleme sanatını geliştiriyorlardı. Bu, gerçeğe ulaşmanın olumlu şartıdır. Bu gelenek, Platon’da olduğu gibi, diyaloğun geliştirilmesinden ziyade, sessizlik kültürü ve dinleme sanatının başlangıcını gördüğümüz imparatorluk dönemi boyunca sürdürüldü.(sayfa48-49)

Platon’da, benliğe yönelik düşünce ve özen temaları, diyalog boyunca diyalektik bir bağlantı içindedir. İmparatorluk döneminde ise, bir yandan gerçeği dinleme zorunluluğu, öte yandan içteki gerçeği aramak için benliğe bakma ve dinleme temalarını görürüz. Bir çağdan ötekine ortaya çıkan fark, diyalektik yapının ortadan kalkmasının en açık işaretlerinden biridir.(sayfa50)

Sonuç olarak, ilk yüzyılların Hıristiyanlığında, kendini ifşa etmenin, kendisiyle ilgili gerçeği göstermenin iki temel biçimi vardı. İlki, “exomologesis” ya da kefaret ödemek isteyenin, bir günahkar olarak statüsünü açıkça gösterecek şekilde, kendini bir günahkar olarak dramatik bir ifadesidir.

İkincisine, dinsel literatürde “exagoreusis” adı verilir. Bu, bir başkasıyla olan itaat ilişkisinde, düşüncelerin analitik ve sürekli bir biçimde sözelleştirilmesidir. Bu ilişki, kişinin kendi iradesinden ve kendinden vazgeçmesini model alır.

“Exomologesis” ile “exagoreusis” arasında büyük bir fark vardır; gene de, önemli bir ortak ögeyi paylaştıklarının da altını çizmek gerekiyor: Vazgeçmeksizin ifşa edemezsiniz.

“Exomologesis” model olarak şehitliği almıştı. “Exomologesis”te, günahkar, çileci arınmalarla kendisini “öldürmek zorundaydı. İster şahadet ister bir ustaya itaat yoluyla olsun, benliğin ifşası, kişinin özbenliğinden vazgeçmesi anlamına gelir. Öte yandan “exagoresis”te, sürekli olarak düşüncelerinizi sözelleştirmek ve sürekli ustanıza ifade etmekle, kendi iradenizden ve benliğinizden vazgeçtiğinizi göstermiş olurunuz.

Bu uygulama, Hıristiyanlığın başlangıcından 17. Yüzyıla dek sürer. 13.yüzyılda kefaret uygulamasının başlaması, bu uygulamanın yükselişinin önemli bir adımını oluşturur.

Bu vazgeçiş teması çok önemlidir. Hıristiyanlık tarihi boyunca, gerek dramatik, gerekse sözel, benliğin ifşası ile benlikten vazgeçiş arasında bir bağıntı vardır. Bu iki tekniğe baktığımda, benim varsayımım, ikincisinin, yani, dillendirmenin daha çok önem kazandığı yönündedir.

18.yüzyıldan günümüze değin, beşeri diye adlandırılan bilimler tarafından, benlikten vazgeçmek için değil, olumlu anlamda yeni bir benlik oluşumunda kullanılmak üzere, sözelleştirme teknikleri, farklı bir bağlamda yeniden yürürlüğe konmuş durumda. Bu benlikleri benlikten vazgeçmeksizin kullanmak, belirleyici bir değişim oluşturuyor.(İtaat ve tefekkür,sayfa74-75)

Gerçeğin insani algının biçimine bağlı olduğunu söyleyen bir filozof olan Kant’ın, Rousseau’da neye kapıldığı açıkça anlaşılıyor. Rousseau atomistik, özerk benliği ortaya çıkarır ve över: Belki de kendi tekilliği üzerinde ısrar eden ilk insanoğludur. “Zihnim” der “kendi zamanı içinde ilerlemeye ihtiyaç duyar, bir başkasının zamanına boyun eğmez.” “Çünkü biliyorum ki, kendi deneyimim başkasına uygulanamaz.”

Kant’ın Rousseau’nun “Emile”e kapılmasının sebebi, Rousseau’nun kendi hayatını sunuşunu şekillendiren şeyin tam manasıyla yeni bir benlik anlayışı olmasıdır. Bu benlik anlayışı duygusal yaşamı, benliğin temeli olarak görür.

Özyaşam öyküsünün başlarında, “düşünmeden önce hissederim,” diyen Rousseau, bu kısacık ibarede, sahip olduğu benzersiz duyarlığa damgasını vuran duygunun önceliğinin olduğu kadar, benliğin şimdiki haline, zaman içinde, kronolojik olarak geldiğinin altını çizer.(Bir Benlik Teknolojisi-Rousseau’nun İtirafları-Huck Gutman sayfa79-80)

The publishing year:
1998 (Anno Domini/AD)
Pages:
177
File Type:
PDF Document
Written or Spoken Language:
Türkçe

 Sayın oxucular!
Turuz sitesi bir kültürəl ocaq olaraq dilçiliklə bağlı qonulardan danışır. Bu sitə dilçiliklə bağlı dəyərli bilgilər verməkdədir.Dilimizin tarixi və etmolojisi sahəsində çalışan bu sitə, sözlərin kökü və etimolojisi haqqında, başqa sitələrdən dəyişik olaraq, eyləmlə(fe'l) bağlı anlamların açıqlayır.
Sitəmizdə dilçiliklə bağlı bir çox kitab,sözlük, yazılar əldə edib oxuyabilərsiniz. Umuruq ki bu sitə, siz dəyərli, sayın oxucular yardımıyla, dilçilik qollarının gəlişməsi, yüksəlişi yolunda bir addım götürəbilsin.
Bey Hadi (h.beyhadi@gmail.com)
Təbriz